Pazarlar İlçesi
Yapı bakımından etkin bir tarihi yapısı bulunmadığından kesin bir tarihi gelişimi yoktur. Planlı bir kazı çalışmasının yapılmaması ve Gediz bölgesinde 3 Simav bölgesinde 2 antik kent kazılarına başlanmamış olması sebebiyle değişebilecek bir tarihi yapıya sahiptir. İl olarak ele aldığımızda;Ege Bölgesi’nin İç Batı Anadolu Bölümü’nde yer alan Kütahya, bilinen tarihi içinde Hitit, Frig, Roma, Bizans, Selçuklu, Germiyanoğulları ve Osmanlı Dönemi uygarlıklarıyla Türkiye Cumhuriyeti’ne ulaşmıştır. Buna rağmen çevredeki Arkeolojik buluntular ilin yerleşim tarihini çok daha eskilere, ilk çağlara değin götürmektedir. Pazarlar – Şaphane bölgesinde bugün de işletilen zengin maden yatakları dolayısıyla tarihin her devresinde ilgi görmüştür. Malazgirt Zaferi’nin ardından XI. yüzyılın sonunda Türk uygarlıklarıyla tanışan Kütahya, Germiyanoğlu Beyliği’ne başkentlik yapmış olup Osmanlı Devleti bu topraklar üzerinde kurulmuştur.Pazarlar aktif olarak bu coğrafya içinde yer almıştır. Ayrıca Kütahya “Türk ve dünya askerlik tarihi” nin en büyük zaferinin kazanıldığı yer olarak zengin bir kültürel mirasa sahiptir. Pazarların ; Gediz Muharebeleri. Uşak, milli mücadele hareketleri içinde aktif rol oynadığı ve Simav,Gediz ve Uşak üçgeni tarihinde yer aldığı söylenebilir.
PAZARLARIN TARİHİ GELİŞİMİ
1940 yılında Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nden mezun olduktan sonra İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde 33 yıl boyunca Sümer tabletlerini inceleyen Sümerolog İlmiye Çığ, Nuh Tufanı’nın ilk kez Sümer tabletlerinde yer aldığını hatırlattı. Jeolojik, arkeolojik kanıtlar ve Sümerce ile Türk dillerindeki benzerliğin Sümerler’in vatanının Orta Asya olduğunu gösterdiğini belirten Çığ, Orta Asya’da 20 bin yıllarından itibaren ısınma dönemiyle 12 bin yıllarında buzulların erimeye başladığını belirtti. Çığ, “Pek çok araştırmacının kanıtlarına göre, büyük buz göllerinden taşan tatlı sular büyük taşkınlara yol açtı. İnsanlar gemiyle oralardan uzaklaştı. Ancak bu insanlardan bir kısmı tekrar ülkesine döndü. Tarımı, hayvanları evcilleştirmeyi, çanak-çömlek yapmayı, tanrı inancını öğrendiler. Ama tufandan sonra Orta Asya’da büyük kuraklık başlayınca, halkın bir bölümü Mezopotamya’ya yöneldi. Güney Mezopotamya’ya önce Sümerliler’in ataları olarak düşünülen Ubeytliler, daha sonra Sümerliler geldi” Sümer yazılı belgelerinde geçen birçok kelimenin Türkçe olduğunun kanıtlandığını belirten Çığ, “Sümerler, Güney Mezopotamya’ya yerleşince bildiklerini daha da geliştirdiler. Dillerine göre bir yazı icat ederek her istediklerini yazacak duruma geldiklerinde ise daha önce bulundukları Orta Asya’da meydana gelen bu büyük taşkınlıklardan kalan anıları da yazıya geçirdiler” demektedir.
Sümerlerin ön Asya’ya gelmesi ve hakimiyetini yitirmesi döneminde Anadolu’ya doğru Türk yerleşiminin oluştuğunun izleri vardır. Bu konuda MÖ 2200 yıllarında geçen savaşı konu alan “Şartamhari Metinleri” de teyit etmektedir.
Kesin tarihi bilinmemekle birlikte MÖ 1200 yılarında hakimiyet sağladığı görülen ve yine Ural-Altay kökenli olan Frigler, bu bölgeye de hakim olmuşlardır. Pazarlar; Beş yüz yıl süren Frig hakimiyeti zamanında Kadoi(Gediz) ve Ansır (Simav) coğrafyasında yer almış ve Kadoi’ye bağlı kalmıştır. Ancak İon ve Roma hakimiyetine Gediz’den önce girmiştir. Bu bölgede meydanda gelen depremler ve istilalar dolasısıyla kurulu şehir yoktur ve yerleşim yerlerinin yeri sık sık değişmiştir. Antik yerleşim yerleri ortaya çıkarılmayı beklemektedir.
KURTULUŞ SAVAŞI VE PAZARLAR
Osmanlı devletinin son zamanları olan IXX. Asrın sonları, XX. Asrın başlarında devletin her tarafını etkileyen sonu gelmez savaşlar, küçük bir köy olmasına rağmen Pazarlar’ı da etkilemiştir. 93 harbi olarak bilinen 1293 Osmanlı-Rus harbinden itibaren Balkan Savaşlarına, 1. Dünya Savaşına ve nihayet İstiklal Savaşına köyden onlarca kişi katılmış, bunlardan pek azı geriye dönmüştür. Genelkurmay Başkanlığı tarafından 1999 yılında yayınlanan Şehitlerimiz adlı eserde Gediz’den sadece üç şehidin adı geçmektedir.
GEDİZ TAARRUZU
Bati Cephesi Komutanı, iki piyade tümenini ve Ethem Bey’in Kuva-yi Seyyâresi’ni Gediz’deki Yunan tümeni üzerine harekete geçirebilecekti. Bu hareketten parlak bir sonuç almayı umuyordu.
Genelkurmay Başkanlığı, Bati Cephesi Komutanlığı’nın bu teklifini kabul etmedi. Çünkü düşman ordusu genel durumu itibariyle bizim ordumuzdan daha kuvvetli idi. Biz, daha ordumuzu kurmuş ve düzene sokabilmiş değildik. Cephanemiz miktarı da ağırdan almamızı gerektiriyordu. Bütün cephe kuvvetlerimize müracaat ederek ve az çok üstün bir kuvvet toplayarak, Gediz’de düşmana karsı süratle bir basari kazanmak belki mümkün olabilirdi. Fakat kuvvetlerimiz ve hazırlığımız, böyle bir basariyi genel ve sonuç aldırıcı bir başarıya götürmeye elverişli değildi. O halde, bütün ise yarayan kuvvetlerimizi, sinirli ve geçici bir basari elde etmek için kullanmış ve yıpratmış olacaktık. Bu takdirde, düşman bütün kuvvetleri ile bir karşı taarruza geçerse, her tarafta yenilgi kaçınılmaz olurdu. Bundan dolayı da cephenin ve Hükümet’in şimdilik ordu teşkilâtını genişletmek ve mevcudunu artırarak cepheyi kuvvetlendirmeye çalışmak gerekiyordu. Memleketin ölüm kalım meselesi demek olan Bati Cephesi’nde özel ve sinirli düşüncelere kapılmak doğru bulunmuyordu.
Genelkurmay Başkanı bu Gediz taarruzunun yapılmamasında ısrar etti. Bati Cephesi Komutanlığı ile, haberleşme yoluyla anlaşamadı. Bizzat Ankara’dan Eskişehir’deki Bati Cephesi Karargâhı’na gitti. Genelkurmay Başkanı İsmet Pasa ile Bati Cephesi Komutanı Ali Fuat Paşa’nın bu görüşmeleri sonunda, Ali Fuat Pasa durumu yerinde bir daha inceledikten sonra karar vermek üzere, hareketi ertelemiştir. Fakat, birkaç gün sonra, Cephe Komutanlığı’nca gönderilen rapordan taarruza karar verildiği anlaşılmıştır.
Efendiler, o günlerde bu taarruz lehinde, her tarafta ve Meclis’te müthiş bir propaganda yapılıyordu.
“Düşman Gediz’de tek başınadır. Biz onu orada yok ederiz. Parlak bir durum ortaya çıkar. Zaten Yunan ordusu kaçmaya hazırdır” sözleriyle, Gediz taarruzunun gerekli olduğu, neredeyse genel bir kanaat haline getirilmek isteniyordu.
Sonunda, Bati Cephesi Komutanı, 61′ inci ve 11′ inci Tümenler ve Kuvve-i Seyyareler’le 24 Ekim 1920′de Gediz’deki düşmana taarruz etti.
Efendiler, dalgalı, disiplinsiz, emir ve komutasız bazı hareketlerden sonra, bildiğiniz üzere, Gediz’de yenildik.
Yunan ordusu bu harekete cevap olmak üzere, 25 Ekim 1920 günü Bursa Cephesinden taarruza geçti. Yenişehir’i ve İnegöl’ü işgal etti. Uşak’tan, Dumlupınar sırtları ilerisinde bulunan birliklerimize saldırdı. Birliklerimiz, Dumlupınar sırtlarına kadar çekildi.
Böylece Efendiler, cephenin her tarafında yeniden genel bir yenilgiye uğradık.
Bati Cephesi Komutanı’nın, taarruza geçmesinden dört gün sonra Bakanlar Kurulu’nda su telgrafı okundu :
Genel Kurmay Başkanlığı’na, Çandarhisar 27/28.10.1920
Birliklerin savaş kayıplarını sür’atle telâfi ihtiyacındayız. Gediz savaşı, üç yüz savaşçıdan kurulu birliğin, bir taburun savaş görevini yapmasına yeterli olmadığını gösterdiğinden, tabur mevcutlarını dörder yi.iz savaşçıya çıkarmak mecburiyetindeyiz. Bu savaşlar dolayısıyla, bütün depo birlikleri bile cepheye sürüldüğünden yetişmiş, silâhlı ve teçhizatlı bin ikmal erinin, özellikle Ankara’daki birliklerinden, bu mümkün değilse en yakın bir yerden acele olarak gönderilmesini,
Askerî manevralar ve savaşlar giydirilebilen erlerin bile elbiselerini, ayakkabılarını parçalamış, dünden beri kar yağan dağlarda asker çıplak ve yalın ayak kalmıştır. “Cephe Komutanlığı Vekilliği” emrinde hiçbir şey olmadığından, özellikle kaput, ayakkabı, pamuklu, elbise, yelek, kuşak; kısacası, hava şartlarından korunmak için ne verilmek gerekiyorsa, on beş bin hesabıyla acele olarak gönderilmesini arz ve rica ederim.
Millî Savunma Bakanlığı’na, Genelkurmay Başkanlığı’na ve bilgi edinilmesi için Cephe Komutanlığı Vekilliği’ne yazılmıştır. ( Bati Cephesi Komutanı Ali Fuat)
Efendiler, Bati Cephesi Komutanı Ali Fuat Paşa’nın, daha Gediz savaşının yapılmakta olduğu bir sırada okuduğumuz bu telgrafında yazılmış olanlarla, bunlarda sezilen anlam ve zihniyetin pek dikkate değer görülmesi tabiîdir, sanırım. Askerin durumu, kuvvetimizin miktarı, hazırlığımızın derecesi, bütün memlekette her bakımdan muhtaç olduğumuz muz kaynakların kudret ve kabiliyeti, elbette bu telgraf tarihinden üç gün önce Bati Cephesi Komutanlığı’nca biliniyordu. Her sey tamam olup da, bunlar Gediz Muharebesi’nin yapıldığı üç beş gün içinde mi mahvolmuştu? Bilinmekte olan bütün gerçeklere rağmen, Bati Cephesi, Genelkurmay kurmay Başkanlığı tarafından mi taarruza zorlanmıştı?
Söz konusu telgraf, Bakanlar Kurulu’nda okunduktan sonra altına su not yazılmıştı :
Bakanlar Kurulu’nca okundu. İleri sürülen sebepler ve olaylar akla yatkın bulunmadı. Gerekli yardımın yapılacağı tabiidir. 3′ ncü Alay’dan beklenen kuvvet gönderilecektir.
YAPILAN ARKEOLOJİK KAZILAR ve ESKİ YERLEŞİM MERKEZLERİ
Bugüne kadar Kütahya ve çevresinde yapılan sistematik kazı ve araştırma sayısı çok değildir. İngiliz Arkeoloji Enstitüsü adına Clive Foss - Kütahya Kalesi’ni, Epigraf Tomas Drew Bear – Yazıtları, David French – Roma Yolları ve Mil Taşlarını, İstanbul Üniversitesinden Yrd. Doç. Dr. Turan Efe Antik Yerleşimlerden Höyük ve Tümülüsleri araştırmıştır. Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün Aizanoi Antik Kentinde başlattığı sistematik kazı ve araştırmalar 1970 yılından beri devam etmektedir. Müze uzmanlarının Kütahya il sınırlarında yaptığı inceleme ve araştırma çalışmalarında yüzü aşkın höyük, tümülüs ve antik yerleşim saptanıp belgelenmiş, yapılan kurtarma kazılarıyla kentin tarihini aydınlatacak önemli arkeolojik malzemelere rastlanmıştır. Kütahya Merkez Seyitömer Höyük’te yapılan kurtarma kazılarında Eski Tunç dönemine uzanan toplu buluntular elde edilmiş olup Kütahya Arkeoloji Müzesi’nde ayrı bir salonda sergilenmektedir. Merkez Ağızören Köyü’nde 2000 yılında yapılan kazılarda Hitit yerleşimine ait nekropol (mezarlık) alanında önemli arkeolojik malzemeler ele geçmiştir. Kütahya’da Eski Tunç Dönemi’ne uzanan toplu buluntu veren en önemli merkez, 1977 yılında kömür çıkartma işlemi sırasında ulaşılan Tavşanlı Tunçbilek, Boyalık ve Gevence mevkileridir. İlin yerleşim tarihine ışık tutan Eski Tunç buluntu merkezleri Seyitömer, Tavşanlı – Kayı Köyü, Altıntaş – Üçhöyük, Domaniç – Elmalı, Simav, Emet ve Çavdarhisar yöreleridir. Buralarda ele geçen buluntular Bitynia dışında tüm Batı Anadolu’da rastlanan tipik Troya çanak – çömleği örneklerindendir. Gaga ağızlılar, üç ayaklı kaplar, depas türü maşrapalar dışında, Balıkesir, Bursa yöresine özgü Yortan kültürünün bezekli kaplarına rastlanması, Kütahya’nın kuzeyinde bu kültürün etkin olduğunu göstermektedir.
Kütahya yöresi, Hititler Dönemi’nde Assuva’nın doğusunda, Hitit Devlet sınırlarının da batısında yer almaktadır. Antik Çağ bölümlenmesine göre ise ilin doğu yarısındaki toprakları Frigya, batısı da Mysia bölgesindedir.
O dönemde Hititlerin siyasal etkisi dışında kalan Batı Anadolu’daki pek çok kent konfederasyonlar şeklinde örgütlenmiştir. Kuzeybatı Anadolu’daki As-suva Konfederasyonu bunlardan biridir ve Kütahya’nın batısında kalan topraklar bu konfederasyona bağlıdır. İlin kuzey kısımları ise zengin gümüş yatakları ve buna bağlı gelişmiş ticaret yolları dolayısıyla Hititlerin sürekli ilgi ve etki alanında kalmakta, bu yüzden sıkça saldırılara uğramaktadır.
Hitit İmparatorluk döneminin sonuna doğru doğuda Assuva yöresindeki bakır yataklarının Asurlar’a kaptırılması, Hititler’in Kütahya’ya ilgisinin artmasına neden olmuştur. Bu sırada Assuva’nın başında Sum Dlama, Hititler’in başında IV. Tuthaliya bulunmaktadır. (M.Ö. 1256-1220).
Assuva’ya saldıran Hititler’in ülkeyi yakıp yıktıklarını, Assuva kralı ve oğlu Kukkulis’i tutsak alıp Hattuşaş’a götürdüklerini IV. Tuthaliya yıllıklarından öğreniyoruz.
M.Ö. 1200′lerde Trakya’dan Anadolu’ya büyük dalgalar halinde geçen Frig-ler, bölgede Hitit egemenliğine son verip, doğuda Kızılırmak, güneybatıda Burdur Gölü’ne kadar uzanan geniş bir alanı yurt tutmuşlardır.
Bursa, Balıkesir yörelerine gelen yeni oymakların eskilerini daha doğuya sürmeleri sonucunda Kütahya’nın batı kesimleri Mysia bölgesinde yer almıştır.
Yine Frigler’in bir kolu olan Bitin ve Tinler’in Kütahya’nın kuzeyine Bilecik-Sakarya bölgesine yerleştikleri görülmektedir. Frigler’in asıl kalabalık oymaklarının ise Afyon, Eskişehir, Kütahya üçgenindeki bölgeye yerleşmesi sonucunda, Kütahya’nın doğusu Epiktetos Frigyası adını almıştır. Kütahya’nın güneyine, Temnos (Şaphane) ve Dindimos (Murat) Dağı’na kadar yayılan Frigler yerli Hititler’le karışıp kaynaştıkça güçlenmiş, kültür alanlarını genişleterek doğuda Fırat’a, batıda Ege Denizi’ne kadar dayanmalarına rağmen Lidyalılar üzerinde sürekli bir egemenlik kuramamışlardır.
Frig Yerleşimi-Söğüt Köyü M.Ö. VIII. yüzyılda devlet olarak örgütlenen Frigler’in barışçı bir toplum olarak geliştiği, tarım ve hayvancılıkla uğraştıkları, kaya mezarları, tapınım alanları ilekendilerine özgü bir mimari getirdikleri, maden işçiliği ve dokumacılıkta ileri gittikleri, yeni müzik aletleri ürettikleri görülmektedir. Antik kaynaklar, ünlü masalcı Ezop’un doğum yeri olarak Kütahya’yı göstermektedir.
M.Ö. 676′da Kafkasya üzerinden Anadolu’ya giren Kimmerler’in, Frigya Kralı III. Midas’ı yenerek Kütahya ve çevresini ele geçirdiği, daha sonra M.Ö. 607′de Lidya kralı Alyattes’in Kimmer egemenilğine son verdiği gözlenmektedir. Lidyalılar döneminde Efes’ten başlayıp başkent Şart, Uşak ve Kütahya’dan geçerek Adalar Denizi ve Kızılırmak’ın doğu yakasını birbirine bağlayan Kral Yolu bu dönemde yapılmıştır.
Doğuda gelişerek Anadolu’yu Marmara’ya kadar istila eden Persler’in ünlü kralı II. Kyros, M.Ö. 546′da Lidyalıları tarihten silmiş, Kütahya’yı Frig Satraplığı’nın merkezi yaptığı Dinar’a bağlamıştır. Pers yönetiminin zayıflamasıyla M.Ö. 334′te Biga Çayı civarındaki savaşı kazanan Makedonyalı İskender bölgede üstünlük kurmuştur. İskender’in M.Ö. 324′te ölümüyle Kütahya ve çevresi komutanlarından Antigonas’a geçmiştir. Bölgede M.Ö. III. yüzyılın başlarında yaşanan karışıklıklardan sonra Bergama Krallığının üstünlük sağladığı ve M.Ö. 133 tarihinde Kütahya’nın Roma’nın Asya Eyaleti sınırlarına dahil edildiği görülmektedir. (Bu bölüm Kütahya Valiliği sitesinden alınmıştır.)
TÜRK HAKİMİYETİ DÖNEMİ
Malazgirt Muharebesinden sonra Türkler, hızla Anadolu’nun fethine giriştiler. 1071 yılından sonraki birkaç yıl içinde Anadolu’nun hemen tamamı Türkler tarafından fethedildi. Anadolu Selçuklu Devleti’nin ilk hükümdarı Kutalmışoğlu Süleyman Sah’in kardeşi Melik Mansur, 1074 yılında Kütahya ile beraber Gediz’i de fethetti. Gediz Tarihi üzerinde değerli çalışmaları olan Merhum Osman ÖNDER Gediz’i Aydınoğlu Umur Bey’in fethettiğini söylüyorsa da elimizde bu konuda yeterli deliller yoktur. Yirmi yıl kadar Türk hakimiyetinde kalan Kütahya ve civarı , 1096 yılında başlayan birinci Haçlı Seferi sonucunda tekrar Bizans İmparatorluğu Hakimiyetine geçti. (1097)Sultan 2. Kılıçarslan’ın, ülkesini on bir oğlu arasında paylaştırması sırasında Kütahya, dolayısıyla Gediz, Giyaseddin Keyhüsrev ‘in hissesine düştü. Daha sonra kardeşler arası taht kavgaları sırasında durumdan yararlanan Bizans, Kütahya ‘yi ele geçirdi ise de Sultan Alaattin Keykubat zamanında Selçuklu kumandanlarından Imadüddin Hezar Dinari tarafından üçüncü defa ele geçirildi (1230). Bu görüşe altarnatif olarak yazılan ve Simav tarihinde kullanılan bir görüş daha vardır. “Germiyan Beyliğinin kurucusu 1. Yakup Bey 1305 yılında Alaşehir’ i fethetmeye giderken Simav Gölü kıyısında ordusunun atlarını dinlendirdiği tarih kitaplarında kayıtlıdır. 1305 yılında fetihte, Bizans’ ın kiraladığı İspanyol Katalan askerlerinin Erdek’ ten gelişi ile son bulur. Germiyanoğlu Çağaşan Mehmet Bey’ in 6 Mayıs 1327 tarihinde SİMAV ve KULA’ yı Katalanlardan kesin şekilde fethetmesiyle Türk Hakimiyeti başlamıştır.” Denmektedir. Ancak bu bölgenin Türk hakimiyetinin bu tarihten önce sağlandığının kesin delilleri vardır.
Germiyan Beyliği’nin kurucusu Germiyan (Yağız) Oğlu Alişir Bey M.S. 1282 yılında Alaşehir ve Kula ile birlikte Selendi’yi de Bizanslılardan geri almış ve bu tarihte ilk defa Selendi Türk topraklarına katılmıştır.Bu arada Söğüt’te kurulan Osmanoğulları’nın nüfusu günden güne artarak topraklarını genişletmektedir.Yıldırım Beyazıt zamanında Kula ilçesi Germiyan Devleti’ne bağlanmış, Süleyman Şah zamanında ise Kula imara kavuşmuş, bu çerçevede Kula Selendi eski karayolu üzerinde bulunan Gediz köprüsü de onarılmıştır.(Selendi Tarihi Gelişimi s.12)
Pazarlar, sonradan oluşturulan bir yer adı olduğundan buraya yerleşen Türk boyları ile âlakalı net şeyler söylemek mümkün değildir. Ancak çevrede bulunan Türk boylarının adların taşıyan yer isimlerinden hareketle bölgeye daha çok Kayı, Afşar, Alayundlu ve Kızıkların yerleştiklerini söylemek mümkündür.
Kütahya, Anadolu Selçukluları döneminde bu devletin bir anlamda sınır şehri olmuştu. Sultan Alaaddin Kevkubad zamanında, Kütahya ve Uşak civarının kesin olarak Türk hâkimiyetine girmesini takip eden yıllarda, bölgeye kesif bir Türkmen yerleşmesi olmuştur. Bundan sonra Uşak ve çevresini Germiyanoğulları Beyliği’ nin hakimiyetinde görüyoruz, XIII. Yüzyılın ilk yarısında Anadolu Selçuklu Devleti’nin hizmetinde olarak Malatya taraflarında meskun bulunan Germiyan Asireti’nin, muhtemelen 1241′de Baba İshak isyanının bastırılmasından sonra II. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında veya bir müddet sonra Kütahya-Uşak bölgesine yerleştirildikleri anlaşılmaktadır. Çünkü Cimri (Alaaddin Siyavuş) hadisesinde Germiyanlıların faal bir rol oynamaları bu aşiretin Cimri hâdisesinin ortaya çıkısından (1277) önce Kütahya- Uşak yöresine yerleştiklerini göstermektedir. Bu hâdise sırasında Sahip Ata Oğulları emrinde görülen Germiyanlılar, bundan sonra artık Batı Anadolu’da en kuvvetli beylik haline gelmiştir. Germiyanlılarla birlikte hareket eden ve Malatya yöresinde yoğun olarak yaşayan ÇEPNİ’lerin kullandıkları Sofular ve Pazarcık yer adlarının aynen kullanılması Pazarlar bölgesinin Çepni boyundan olduğu varsayımını getirmektedir.(Oguzlar s.182)
“Demirci – Simav ve Kütahya çevresi Türklerin eline geçmiştir. Akın akın Anadolu’nun batısına doğru ilerleyen Türkmenlerin arkasında Demirci’ye Moğol İmparatoru Baycu Noyan’ın torunu Sulamış da gelir. Sulamış, o yıllarda Bizans Kilisesi olan ve bugün Söylemiş Camii olarak bilinen yapıyı, camiye dönüştürür. Demirci’de ilk caminin 1298 yılında açıldığı ve isminin aslında Sulamış olduğu bilinmektedir.(Anadolu’da İlk Direnişler)
Pazarlar’ın çevresinde bulunan Ekitçe, Derinceöz, Pazarcık ve çeke yeryeşim yerlerinde yaşayan halk zamanla Pazarlara gelerek yerleşmişlerdir.İsmini Pazarlara en yakın eski yerleşim yeri olan Pazarcıktan aldığı bilinmektedir.(Pazarlar.bel.tr)
Pazarlar’ın Osmanlı hakimiyetine geçmesi Germiyanoğlu Süleyman Şah (v.1387)’ın kızı Devlet Hatunun (816/1414) Şehzade Bayezid (1389/1402) ile evliliği neticesi Simav, Eğrigöz ve Tavşanlı ile Kütahya’nın Osmanlılara çeyiz olarak verilmesi ile gerçekleşmiştir(780/1378). Osmanlı Tarihi (PrfDr.İ.H.UZUNÇARŞILI) kitabında verilen yerler olarak Gediz kazası da belirtilmiştir. Ancak bazı kaynaklarda Gediz’in verilmediği böylece Gediz,Pazarlar ve Kula’nın Germiyanlara bağlı kaldığı belirtilmektedir. Ankara Savaşının ardından Timur(1403) Germiyan Beyliğini de tekrar ihdas ederek eski topraklarını onlara bırakmış, böylelikle Kütahya tekrar Germiyan hakimiyetine girmiştir
Simav tarihinde Gediz ayrı tutularak ;”Mehmet Bey’ in oğlu Süleyman Şah, komşu beylik Osmanlılara dost geçinmek, Karamanoğullarının düşmanlığından da korunmak için kızı Devlet hatun’ u Osmanlı Padişahı 1. Murat’ ın oğlu Yıldırım Beyazıt’ e verdi. (Yıl 1381) Kızının çeyizi olarak Kütahya, Tavşanlı, Emet ve SİMAV’ ı Osmanlılara verip kendi KULA’ ya çekildi. Süleyman Şah’ ın yerine geçen 2. Yakup Bey Simav’ ı tekrar geri aldıysa da 1390 yılında Yıldırım Beyazıt, kayın biraderinin üzerine giderek onu yenmiş ve İPSALA kalesine hapsetmiştir. 1402 yılında Ankara Savaşında Timur’ a yeniden Yıldırım Beyazıt’ ın ülkesi tekrar eski beylere verildiğinde 2. Yakup Germiyan beyliğinin başına geçer, Simav’ da beylik topraklarındadır.”denmektedir.
Ancak Germiyanoğlu II. Yakup Beyi(1387/1429)’nin erkek evladı olmaması sebebiyle 832/1429 tarihinde toprakları II. Murad(1421/1451)’a vasiyet etmesi ile başta Kütahya olmak üzere bütün Germiyan toprakları Osmanlı hakimiyetine girmiştir.
Pazarlar; Osmanlı topraklarına ilhak edilmesinden itibaren Kütahya Sancağı’nın Simav kazasına bağlı gözükse de tam olarak bir sabitlik olmamıştır. Yine “1287 (1871) tarihli Hüdavendigar Salnamasi’nde yer alan “Gediz Müdürlüğü; İşbu müdürlük bu kere kaymakamlığa tahvil olunmuş ise de meclisi henüz teşkil olunmadığı gibi memurlar dahi tayin olunmadığından sene-i ibtidayeye terk olunmuştur.” İfadelerinden anladığımıza göre Gediz 1871 yılında ilçe olmuştur. Fakat kaymakam ve diğer memurlar atanmamıştır. Ancak 1293 (1877) tarihli Hüdavendigar Salnamesi’nde kaymakamın Mehmet Sabit Efendi olduğu belirtilmektedir. Belediye başkanı olarak Hacı Ali Ağa’nın isminden bahsedilmektedir. Bu sebeple bazı kaynaklarda Gediz’in ilçe olma tarihinin 1851 olarak zikredilmesinin gerçekle bir ilgisinin olmadığı anlaşılmaktadır. “ Pazarlar Gediz’e bağlanmıştır.
İSLAMOĞLU
İslamoğlu Kütahya ilinin Gediz-Şaphane nahiyesinden olup,ününün yayıldığı dönem 1850-1865 yıllarına rastlar.Asıl adı Mustafa’dır.Baba adı ise Hacı Hüseyin diye anılan bu ailenin şimdiki soyadı Toylan’dır.Küçük Mustafa nahiye mektebinde okumuş ve Şaphane medresesi talebesi iken zamanın padişahı ile alakalı ve işbirliği içinde bulunan Hacı İbrahim Ağa ile arası açılır.Hacı İbrahim Ağa Mustafa’yı öldürtmek ister. Bunu haber alan Mustafa selameti dağa çıkmakta bulur. Aradan zaman geçer Mustafa dağda kendisine katılanlarla güçlenir.
Mustafa ekibi ile birlikte Kütahya,Afyon,Uşak,Konya ve Aydın gibi beldeleri kasp kavuran ve bir çok takiplere değin ele avuca sığmayan artık İSLAMOĞLU adı ile ün salmış bir eşkıya olarak tanınmaktadır. Çok güzel cura çaldığı bilnmektedir. Zengin kervanlarını,ağa konaklarını,çiftliklerini basarak elde ettiği ganimetin bir bölümünü dağıtmakta,düşküne yardım etmekle tanınmaktadır.Bir toplantıda şöyle diyor:”Biz dağa çıktık.Neden? Bütün memleketi beş on derebeyi ele almış,ırz namus tehlikeye düşmüştür.Halkı padişah adına haraca kesiyorlar. Vergiyi onlar toplar ne yaptıklarını kimse bilmez.Muharebe olur onlar eşraftır diğeri ulemadır diye gitmez. Giden de ölen de hep zavallı ahalidir.Yeniçerileri kaldırdılar,başka yeniçeriler meydana çıktı. Onlar baklava börek yer,halk kuru ekmek.Hangi padişah tahta çıksa hep o eşraf makulesi ona döner.Saraya hediyeler yollanır.Hakim ve kadılar da onlara köledir.” Der.
İslamoğlu’nun peşine bir çok zaptiye salınıyor fakat aylarca ele geçmiyor.
İslamoğlu,Simav müfreze komutanı Zenci Yüzbaşı tarafından bir gece yapılan baskında öldürülür. Nam saldığı yörelerde birbirini andıran tavır ve ahenkte türküler yakılmıştır.
İSLAMOĞLU bir koşmasında şöyle der:
İslamoğlu akıllımı delimi?
Varsın sıksın fişeklikler belimi
Çekmem amca silahımdan elimi
Böyle geldi böyle gider yolcuyum
Ellerde kaşıklar çalınarak, kıvrak zeybek olarak oynanır.Zeybek olarak oynanan oyunun sözleri:
İslamoğlu efem derler benim şanıma
Üç atlı gelemiyor yanıma
İslamoğlu iner gelir inişten
Her yanları görünmüyor gümüşten
İslam oğlu kale yapar taşınan
Gözlerim doldu alkan ile yaşınan
Kütahya’da yakılan türkünü sözleri:
Varın bakın türkmen kızı uyur mu
Kollarında altın bilezkl durur mu
İslamoğlu gibi yiğit olur mu
Nolaydı nolaydı teslim olaydım
Konak avlusunda kendim varaydım
Varın bakın benim bacam tüter mi
Bağımda bahçemde bülbül öter mi
Küçük kardeş benim yerim tutar mı
Nolaydı nolaydı teslim olaydım
Konak avlusunda kendim varaydım
İslamoğlu derler benim bir adım
Tavlada bağlandıda kaldı kır atım
Hasret kıyamete kaldı muradım
Nolaydı nolaydı teslim olaydım
Konak avlusunda kendim varaydım
MİLLİ MÜCADELE VE CUMHURİYET DÖNEMİNDE
Kütahya’nın Milli Mücadele tarihimizde çok önemli bir yeri vardır. Cumhuriyetimizin kurulması için verilen bağımsızlık mücadelesinin en önemli safhası ilimiz sınırları içerisinde yaşanmıştır.
I. Dünya Savaşı sonunda itilaf devletleri, Mondros Ateşkes Antlaşması hükümlerine dayanarak Anadolu’yu işgale başladılar. İşgaller karşısında milleti ve memleketi savaşa sürükleyenler, kendi hayatlarının endişesine düşerek gerekli tedbirleri almamışlardı.Ordunun elinden cephanesi alınmış, itilaf devletleri türlü vesilelerle yurdun çeşitli bölgelerini işgale başlamışlardır. İtilaf donanması İstanbul’da; Fransızlar, Adana’da; İngilizler Urfa, Maraş, Samsun ve Merzifon’da; İtalyanlar, Antalya ve Güneybatı Anadolu’da bulunuyorlardı. 15 Mayıs’ta itilaf devletlerinin izni ile Yunan ordusu İzmir’e çıkmıştır. Bu durum karşısında Türk milleti tarih boyunca gösterdiği “millet olma bilinci” içerisinde işgallere karşı Kuva-i Milliye hareketini başlatmıştır.
Kütahya’da Milli Mücadele 20 Eylül 1919 günü başlamıştır. Binbaşı İsmail Hakkı, Yüzbaşı İsmet, Yüzbaşı Süleyman ve Mülazım Tahsin Beyler Kütahya’ya gelerek Kuva-i Milliye Teşkilatını kurmuşlardır. Teşkilatın başına Askerlik Şubesi Başkanı Binbaşı Nüzhet Bey seçilmiştir. İsmail Hakkı Bey Komutasında oluşturulan 350 kişilik bir müfrezenin İngilizleri Kütahya’dan çekilmek zorunda bırakması Kütahya’da Milli Mücadelenin ilk başarısıdır.
Kütahya’da, Milli Alayı kurmayı başaran (Prişti-neli) İsmail Hakkı Bey, Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa tarafından Kütahya Milil Alayı Kumandanlığıma atanmıştır. İsmail Hakkı Bey Pozantı Kongresi’nden dönmekte olan Mustafa Kemal Paşa’ya Afyon’da bulunduğu sırada telgraf çekerek Kütahya’ya “Milli Alayı” denetlemesi için davet etmiştir.
6 Ağustos 1920 tarihinde Kütahya’ya gelen Mustafa Kemal Atatürk, Milli Alayı denetlemiş ve Kütahya’dan ayrılırken Kütahya Mutasarrıfı Sait Bey’e kendi el yazısıyla takdirname vermiştir.
Kütahya Milli Alayı, Milli Mücadele yıllarında önemli görevler üstlenmiş, işgal yıllarında büyük yararlılıklar göstermiştir. 10 Ağustos 1920′de imzalanan Sevr Antlaşması sonrasında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin antlaşmayı tanımadığını ilan etmesi üzerine işgal hızlanmış, Yunanlılar 13 Temmuz’da Altıntaş’a, 14 Temmuz’da Tavşanlı’ya, 17 Temmuz’da Emet, Simav ve Kütahya’ya 3 Eylülde Simav’a, 5 Eylülde Gediz’e girmişlerdir. 28 Temmuz 1921′de Kütahya’ya gelen Yunan Kralı Konstantin Savaş Konseyini burada toplayıp Ankara üzerine yürüme kararı çıkartmıştır.
Yunan Ordusunun bu ilerleyişi karşısında Türk Ordusu, Sakarya’da Başkomutan Mustafa Kemal komutasında dünya savaş tarihinde örneği görülmeyen bir taktikle büyük bir zafer kazanmıştır.
Sakarya’da durdurulan düşman ordusunu tamamen yurttan atmak amacıyla bir yıl kadar süren hazırlık döneminden sonra 26 Ağustos 1922 tarihinde Başkomutan Mustafa Kemal Büyük Taarruzu başlattı. Bu çarpışmalar sırasında Türk askeri, tarihimizin her döneminde görülen kahramanlık ve fedakarlıklarına yenilerini ekledi. 57. Tümen Komutanı Albay Reşat (Çiğiltepe) Bey’in Çiğiltepe’nin alınmasının yarım saat gecikmesi üzerine görevini yerine getirememenin üzüntüsü ile kendisini vurması, bu anlayışa örnek teşkil eder. Zaferden sonra buraya Albay Reşat Çiğiltepe Anıtı yapılarak anısı ölümsüzleştirilmiştir.
Mustafa Kemal Atatürk, Büyük Taarruzu bizzat cephede idare ederek üstün askerlik vasıflarını göstermiş ve her zaman askerinin yanında Türk ordusuna büyük moral ve destek olmuştur.
30 Ağustos günü Başkomutan Mustafa Kemal’in Zafertepe’den bizzat yönettiği meydan muharebesinde Allıören, Keçiler, Kızıltaş Deresi yolunun iki yanında Yunan birlikleri tamamen sarılmış ve imha edilmişlerdir. Kızıltaş Deresi bölgesinde açık kalan alandan bazı Yunan birlikleri ve General Trikopis, General Di-yenis ve bir çok Yunan komutanı kaçmışlardır.
Başkomutan Mustafa Kemal, İsmet Paşa ve Fevzi Çakmak Paşa Çalköy’de yıkık bir evin avlusunda kırık bir kağnı arabasının üzerinde durum değerlendirmesi yaparak Yunanlıların yeniden savunma düzenine geçmesini önlemek ve Yunanlıları mağlup etmek için İzmir’e girmek görüşüne varmışlardır. Mustafa Kemal burada Batı Cephesindeki tüm subay ve erlere okunmak üzere bir bildiri yayınlamıştır.
“Türkiye Büyük Millet Meclisi Orduları, Afyonkarahisar-Dumlupınar büyük meydan muharebesinde, zalim ve mağrur bir ordunun temel varlığını inanılmayacak kadar az bir zamanda yok ettiniz. Büyük ve seçkin ulusumuzun fedakarlıklarına layık olduğunuzu kanıtladınız. Sahibimiz olan büyük Türk ulusu geleceğine güvenmekte haklıdır. Savaş alanlarındaki başarı ve fedakarlıklarınızı yakından görüp izliyorum. Ulusumuzun size olan övgülerinin iletilmesine aracılık etme görevinin arkasını bırakmayacak, sürekli olarak yerine getireceğim. Ödüllendirme için Başkumandanlığa öneride bulunulmasını, Cephe kumandanlığına büyürdüm: Bütün arkadaşlarımın, Anadolu’da daha başka meydan muharebeleri de verileceğini göz önünde bulundurarak ilerlemesini ve herkesin akıl gücünü ve yurtseverliğinin kaynaklarını kullanarak, yarışmayı bütün gücüyle sürdürmesini talep ederim. Ordular, İlk Hedefiniz Akdeniz’dir, İleri!”
Böylece Kütahya 30 Ağustos Zaferi ile düşman işgalinden kurtarılmış, bunu 1 Eylülde Gediz, 3 Eylül’de Emet ve Tavşanlı’nın kurtuluşları izlemiştir.
9 Eylülde İzmir’de Yunan ordusunu denize döken Türk ordusu Mustafa Kemal’in emrini büyük bir başarı ile yerine getirmiştir. (Kütahya Valiliği Web sitesinden alınmıştır.)
Kaynak: http://www.pazarlar.gov.tr/












