Sabetay Gerçeği


İzmirli Sabetay Sevi 1648′de 22 yaşında Mesihliğini ilan edip tarihin en gizemli hareketini oluşturdu. Bu, 17′nci yüzyılda peşine on binlerce Yahudi’yi takan Sabetay Sevi’nin öyküsü. Bugünkü Sabetaycılar için en kutsal yerlerden biri İstanbul’daki Bülbülderesi Mezarlığı: Mesih’in geleceği ‘bülbüllerin en çok öttüğü yer.’
Sabetay Sevi 17. yüzyılda İzmir’de doğdu. 22 yaşında kendini Mesih ilan etti. Yahudiliği ikiye böldü. Sadece Osmanlı’da bir milyon kişiyi peşinden sürükledi. Her kıtada binlerce mürit edindi.
Sabetaycılar ya da Sabetayistler… Köklerinin Sefarad İspanyası’na dayandığına inanılan, bugün isimleri ortaya atıldığında, “Birkaç kuşak önce kaybolup gitmiş bir hareket” ya da “Türkiye’nin asıl kurucuları” şeklindeki komplo teorilerinin öznesi olarak anılan bir topluluk… Sabetaycılık üzerine yapılan tüm bu tartışmalar ‘Matrix’ filminin senaryosunu andıran sorular ve olaylar üzerine yoğunlaşıyor: Yaşadığımız dünya aslında başkaları tarafından mı kurgulanıp yönlendiriliyor? Sabetaycılar, Türkiye ve dünyada Yahudiliği hakim kılmak için çok gizli bir oyun mu oynuyorlar?
Mirası ‘gizlilik’ oldu
Padişahın iktidarına meydan okumakla suçlanan Sabetay, canının bağışlanması karşılığında İslam’ı seçti. Bunun üzerine müritleri de hızla Müslüman olmaya başladı 1676′da sürgündeyken ölen Sabetay’ın ardından müritleri gizlilik ilkesine sadık kaldı. Toplum içinde Müslüman kimliklerini korurken, Yahudi inançlarını gizlice yaşamaya devam etti.
Sabetay 1666 yılının ilk günlerinde İzmir’den ayrılarak İstanbul’a doğru yola çıktı. Müritleri onun İstanbul’a, iktidarı Padişah IV. Mehmed’ten almak üzere gittiğine inanıyorlardı. İzmirli hahamların şikayetiyle saray da bu durumdan haberdar oldu. Sadrazam Fazıl Ahmet Paşa’nın emriyle, Sabetay’ın içinde bulunduğu gemi Çanakkale Boğazı’nda durduruldu. Sabetay elleri ve ayakları zincire vurularak İstanbul’a getirildi. Hemen ardından da kürek mahkumlarının tutulduğu Haliç’deki Bagno Zindanı’na kapatıldı. Sevi üç gün sonra yargılanmak üzere Sadrazam’ın başkanlığındaki Divan’a çıkarıldı. Girit Seferi öncesinde ortalığın karışmasını istemeyen Osmanlı yönetimi, Sabetay’ı Çanakkale Gelibolu’da bulunan bir kaleye hapsetmeye karar verdiler.
ZİNDANDA SARAY HAYATI
Sabetay, Gelibolu’da eski limanın yanı başındaki kaleye kapatılırken müritleri de peşinden gitti. Zaten onun kellesinin vurulması yerine hapis cezasına çarptırılmasını, ‘bir mucize daha gerçekleşti’ şeklinde yorumluyorlardı. Sabetay’ın hapsedildiği kale, kısa süre de dünyanın dört bir yanından gelen ipek halılar ve atlas kumaşlar gibi hediyelerle onun sarayı haline geldi. Bir süre sonra Gelibolu’daki kale Sabetaycılar arasında ‘Migdal Oz’ yani ‘Kudret Kulesi’ olarak anılmaya başlandı. Bu isim biraz da Sabetay’ın buradan müritlerine yazdığı bir mektuptan dolayı verilmişti. Zira bu mektupta Satebay, içinde bulunduğu sıkıntılı durumdan kurtulup tam bir aydınlanmaya girdiğini belirterek, “Tanrı’nın adı bir kudret kulesidir; ona sığınanlar kurtulacaktır” diyordu. Ama yapılan şikayetler üzerine IV. Mehmed Sabetay’ın Edirne’ye getirilmesini emretti. Edirne’de Padişah’ın da paravan arkasından izlediği bir sorgudan geçirilen Sabetay’a iki seçenek sunuldu. Karşısına bir okçu yerleştirilen Sabetay’a, “Peygamber olduğunda ısrarlıysan sana ok attıracağız. Mucizeni göster de kurtul. Yok ısrarlı değilsen o zaman ceza olarak Müslüman olacaksın” denildi.
PADİŞAHIN MEMURU OLDU
SabetaySevi’nin İstanbul’da vaaz verdiği söylenen Ahrida Sinagogu.Müslümanlığı seçtiğini bildirince hayatı bağışlandı. Hatta Edirne Sarayı’na kapıcıbaşı tayin edildi ve maaşa bağlandı. Sabetay’ın Müslüman oluşu müritleri arasında bir dalgalanmaya neden oldu. Bazıları onu izlemekten vazgeçerken bazıları da bunu ‘Mesih’in’ anlamını henüz bilemedikleri bir hareketi olarak yorumlayıp ona sadık kaldı. Zaten bir süre sonra Sabetay da çevresine bunun bir oyun olduğu mesajını yaydı. Bunun üzerine müritler tıpkı onun yaptığı gibi Yahudilik’ten çıkarak Müslümanlığı kabul etmeye başladılar. Bu tarihten sonra da ‘Avdeti’ ya da ‘Dönme’ olarak adlandırıldılar. Edirne Sarayı’nda yedi yıl kalan Sabetay bir süre sonra Padişah IV. Mehmed’in takdirini kazandı. Zaman zaman İstanbul ve Selanik’e bile gidebiliyordu. Bu ziyaretlerinde sinagoglara gitmesi ve müritleriyle beraber Yahudi ayinlerine katılması, bir süre sonra şikayet konusu oldu. Padişah’ın emriyle Arnavutluk’ta bulunan Ülgün’e sürgün edildi ve 17 Eylül 1676 tarihinde burada öldü.
MÜRİTLERİ ONA SADIK KALDI
Sabetay ölmesine rağmen müritleri ona sadık kaldılar. Zira Mesih’lerinin bir gün geri geleceğine inanıyorlardı. Bu nedenle onun tavsiyelerine uyarak toplum içinde Müslüman kimlikleriyle yaşayıp gizli gizli Yahudi inançlarını sürdürmeye başladılar. Diğer Yahudiler onları Müslüman olarak kabul ettiklerinden cemaatlerinden ayrı tuttular. Sabetaycılar aradan 300 yıldan fazla bir süre geçmesine ve Yakubiler, Kapaniler ve Karakaşlar gibi gruplara bölünmelerine karşın Sabetay’ın en önemli tavsiyesine uyarak inanışları ve yaşayışlarıyla ilgili olarak dışarıya hiç bilgi sızdırmadılar. Zaten inançlarının en temel kuralı da bu gizlilikti. Onlar hakkında yazılmış onlarca kitaba ve yapılan çeşitli spekülasyonlara rağmen 300 yıldır Sabetaycılığın sürdüğünü kanıtlayan tek bir belge bile bulunamaması, belki de inançlarının yegâne kanıtı.
‘O Tanrı’nın meleği!..’
Mesihlik iddiasındaki Sabetay, acımasızlığıyla tanınan İzmir kadısı tarafından sorguya çağrıldığında, hemen herkes Sevi’nin ‘kellesinin vurulacağından’ emindi
‘Götürün onu buradan! O Tanrı’nın meleği!..’
Mesihlik iddiasındaki Sabetay, acımasızlığıyla tanınan İzmir kadısı tarafından sorguya çağrıldığında, hemen herkes Sevi’nin ‘kellesinin vurulacağından’ emindi Ancak Sabetay’ın kadının yanından sapasağlam ayrıldığını gören müritleri, ‘kadı’nın ‘Bu adam Tanrı’nın meleği’ dediği rivayetini yaymaya başladı.
Sabetay 1665 yılı Haziran ayının başlarında Gazze’den ayrılarak Kudüs’e doğru yola çıktı. Beraberinde giderek genişleyen bir grup vardı. Bu arada Sabetay Gazze’de kendisine eşlik etmek üzere 12 de haham seçmişti. Kudüs’e geldiğinde farklı tepkilerle karşılandı Sevi. Özellikle bazı Kudüslü hahamlar tarafından ’sultanlık hevesinde olduğu ve vergiler için toplanan yardım paralarını zimmetine geçirdiği’ iddiasıyla Osmanlı kadısına şikâyet edilmişti. Sabetay Sevi sonunda 1665 yılı Temmuz ayında İzmir’e dönmek üzere yola çıktı.
GÖNÜLLÜ MUHAFIZLAR
Sabetay İzmir yolunda ilerlerken onunla ilgili haberler kendisinden önce geçeceği yerlere ulaşıyordu. Safed, Şam, Halep Sabetay’ın gelişiyle birlikte tıpkı Kudüs gibi ikiye bölünüyordu. Çok sayıda Yahudi artık Sabetay’a fazla çekince duymadan bağlanıyordu. Sabetay’ın etrafındaki kalabalık arttıkça ona karşı çıkan hahamların sesleri de giderek kısılıyordu. Pek çok haham onun Mesih olduğunu kabul ediyordu. Mesihlik hareketi o kadar ilerlemişti ki cumartesi günleri sinagoglarda okunan dualarda, Osmanlı Sultanı’nın adının geçtiği yerde artık Sabetay Sevi’nin adı söyleniyordu. 1665 yazı sona ererken Sabetay Sevi üç yıldır ayrı olduğu İzmir’e döndü. İlk üç ay ortalıkta fazla dolaşmayan Sabetay çevresini saran ve onun gönüllü muhafızları olan kalabalıkla hemen dikkatleri çekiyordu.
TABULARI YIKAN ‘MESİH’
Bir süre sonra Sabetay ve müritleri ele geçirdikleri Portekiz Sinagogu’nda büyük bir ayin düzenlediler. Sabetay Sevi bu ayin sırasında Tanrı’nın söylenmesi yasak olan adı ‘Yehuda’yı telaffuz etti. Aynı şeyi müritlerine de yaptırdı. Sıraya giren müritleri onun ayaklarına kapanıyor, o da onlara para ve kandil dağıtıyordu. Sonrasında abisi Elijah’ı Türkiye Kralı, kardeşi Joseph’i de Roma İmparatoru ilan etti. Karısı Sarah da ‘ilk kadın peygamberdi’. Zaten ilerleyen günlerde bu paye dağıtımı giderek artacak, pek çok kişi kral ilan edilecekti. Sonraki günlerde Sabetay’ın yönettiği ayinlerde her seferinde bilinen Yahudi ritüellerinin dışına çıkılmaya başlandı. Örneğin Sabetay kadınları kürsüye çıkararak onlara Tevrat okutturuyordu. Çok geçmeden Sabetay İzmir’de tümüyle kontrolü ele aldı. Bu arada Sabetay’ın ünü beklenmedik bir hızla tüm Avrupa’ya da yayıldı.
‘BEN KRALLAR KRALIYIM’
Dünyanın dört bir yanına dağılmış Yahudiler arasında dolaşan mektuplarda, Mesih’in sonunda geldiği ve Yahudiler’i kurtuluşa götüreceği belirtiliyordu. Bu haleti ruhiye İzmir’de doruk noktasına çıkmıştı. Öyle ki artık Yahudiler çalışmayı bırakmış herkes kendini dine vermişti. Zenginliğin bir önemi kalmadığından herkes malını rahatlıkla paylaşır olmuştu. Yahudi inancına göre bekârların cennete gitmesi söz konusu olmayacağından şehirde küçük yaştaki çocuklar evlendiriliyordu. Sabetay müritleri hafta boyunca oruç tutuyor, gece yarıları ayin yapıyor, gün doğar doğmaz kalkıp günahlarından arınmak için çırılçıplak denize giriyordu. Olayın kontrolden çıkması karşısında Sabetay’a karşı çıkan Yahudi hahamlar durumu resmi makamlara yani Saray’a şikâyet ettiler. Aynı dönemlerde diğer dinlerde de sahte peygamberler, mesihler ve mehdiler ortaya çıkmış, bunların hepsi Osmanlı yönetimi tarafından ölümle cezalandırılmışlardı. İzmir’in Hıristiyan ve Müslümanlar’ı olan biteni biraz uzaktan ama alaycı ifadelerle izliyor, Sabetay’ın sonunun da böyle biteceğini düşünüyorlardı. Saray’a kadar gelen şikâyetler nedeniyle İzmir kadısından olayın iç yüzü ve Sabetay Sevi’nin niyetiyle ilgili soruşturma yapılması istendi. Zira şikâyetlerden biri Sabetay Sevi’nin “Ben Kralların Kralıyım” dediği ve Padişah IV. Mehmed’i tahttan indirip Osmanlı’nın yönetimini ele geçireceği şeklindeydi.
KADININ HUZURUNA ÇIKTI
Kısa süre sonra Sabetay gerçekten de İzmir kadısının yanına çağrıldı. Hemen herkes bu görüşmenin sonucunu merakla beklemeye başlamıştı. Zira kimilerine göre bu ziyaretin sonunda Sabetay’ın kellesi vurulacaktı. Ama Sabetay’ın müritlerine göre o bir Mesih’di ve böyle bir şeyin olması mümkün değildi. Merakla beklenen ziyaret sonrasında Sabetay’ın hiçbir şey olmamış gibi kadının yanından sağ salim çıkması Sabetaycılar arasında mesihliğin delili olarak yorumlandı. Hatta bu konuda pek çok söylence doğdu. Buna göre Sabetay kadının karşısına geçip konuşmaya başladığında ağzından fışkıran alevler kadının sakalını yakmış, kadı ile Sabetay arasında ateşten bir sütun belirmiş, bunun üzerine dehşete kapılan kadı, “Götürün onu buradan! Korkudan elim ayağım boşaldı, bu adam etten ve kandan değil, Tanrı’nın bir meleği!..” demişti. Diğerlerine göreyse kadı, Sabetay’ın deli ya da meczup olduğuna kanaat getirmiş ve onu cezalandırmaya gerek görmemiştir. Ancak Sabetay’ın payitahtı ele geçirme iddiası burada da sonlanmayacaktı. 1665 sonlarında İstanbul’a gitmek üzere müritleriyle birlikte gemiye binen Sabetay Sevi, yolculuğunun sonunda aynı iddiayla bir kez daha yakalanacaktı.
Sabetay şifreli pasaportlar
Sabetaycılar’a göre kendilerine verilen pasaportlar belirli numarayla başlıyor.
Sabetaycılar devlet tarafından izlendiklerine ve kendileri hakkında ayrı kayıt tutulduğuna inanıyor. Adını vermek istemeyen Y. “Bize verilen pasaportların hepsi belirli bir numara ile başlar” diye iddia ediyor.
ÖZEL TAKVİM, AYRI SÜNNET
Sabetaycılar’ın özel günlerinin yazıldığı farklı takvimleri var. Sünnet cemaatten bir doktora yaptırılıyor çünkü operasyon biraz değişik.
Tanrı buyurdu, Mesih Sabetay Sevi geldi!..
Gazzeli Nathan rüyasında Sabetay Sevi’nin Mesih olduğunu bildiren bir vahiy alır. İlahi bir ses rüyasında Nathan’a, “Tanrı buyurdu, kurtarıcınız geldi. Adı da Sabetay Sevi” der.
1662′de Kahire’ye giden Sabetay Sevi, yaz başında Kudüs’e hareket etti. Kudüs’te yaşayan Yahudi cemaati oldukça sıkıntılı günler geçiriyordu. Cemaatin Osmanlı İmparatorluğu’nun kendilerine biçtiği yüksek vergileri ödeme gücü bulunmuyordu. Cemaat bir yandan da daha varlıklı olan Kahire’deki Yahudiler’den yardım istemeye karar verdi. Bir görüşe göre Kudüslü Yahudiler Kahire’de Yahudi cemaatinin Osmanlı’ya ödeyeceği vergileri toplamakla görevli Raphael Joseph’i tanıması dolayısıyla bu görev için Sevi’yi seçtiler. Bu görev Sevi için o güne kadar cemaat için yüklendiği en büyük sorumluluktu. 1663′ün sonbahar aylarında Kahire’ye doğru yola çıkan Sabetay Sevi ilk olarak Hebron’a oradan da Gazze’ye gitti. Sevi bu yolculuğu esnasında bölgedeki Yahudiler ve Yahudi hahamlar tarafından da tanındı. Bunlar arasında, kısa süre sonra Sabetay’ın Mesih olduğunu onaylayacak olan Gazzeli Nathan yani Abraham Nathan Aşkenazi de vardı.
GİZEMLİ BİR KADINLA EVLİLİK
Sabetay gibi Gazzeli Nathan da o dönemin dikkat çeken isimlerindendi. 1644′te Kudüs’te doğan Nathan çok zeki bir çocuktu. Bu nedenle babası tarafından Jacob Hagiz’in Talmud okuluna gönderildi. İlginçtir ki aynı tarihlerde Sabetay Sevi de aynı okuldaydı. Büyük ihtimalle küçük Nathan, İzmir’de o dönemler etrafına belli bir grubu toplayan Sabetay ile tanışmıştı. Tüm bunlar olurken Livorno’da Sarah isminde ‘garip şeyler yapan’ bir kadına ilişkin söylentiler ortalıkta dolaşıyordu. Amsterdam’da yaşadığı dönemde Sarah etrafına rüyasında, “Mesih ile evleneceğini” gördüğünden bahsediyordu. Genç ve oldukça güzel bir kadın olduğu için herkesin dikkatini çeken Sarah’ın bu sözlerinden Sabetay Sevi’ye de bahsedildi. Hikayeye göre Sarah altı yaşındayken yetim kalmış ve Polonya’da bir manastıra götürülmüştü. 16 yaşındayken rüyasında, babası ile birlikte bilmediği bir ülkedeki Yahudi mezarlığına gittiğini, babasının onu mezarlıkta bırakarak ‘kendisiyle evlenecek Mesih’i bulana kadar dünyayı dolaşmasını’ tembih ettiğini görmüştü. Sabetay, Livorno’dan Kahire’ye gelen Sarah’la 31 Mart 1664′de evlendi. Tüm kaynaklar Sarah’ın Sabetay’la karşılaşmadan önce son derece ahlaksız bir yaşam sürdüğünden bahseder. Hatta bu durumun Sabetay ile evlendikten sonra da sürdüğü ileri sürülür. Bu esnada Gazze’de bulunan Nathan 1665′in başlarında rüyasında Sabetay Sevi’nin Mesih olduğunu bildiren bir vahiy alır. Nathan rüyasında Sabetay’ı Kutsal Sefiro’nun küresi olan ‘merkabah’ içinde görür, aynı anda ilahi bir ses de kendisine ,”Tanrı buyurdu, kurtarıcınız geldi, adı Sabetay Sevi” der.
1200′LERDEN GELEN KEHANET
Bu rüyadan kimseye bahsetmeyen Nathan o güne dek dünyadan elini eteğini çekmiş bir keşiş olarak sürdürdüğü hayatını birden değiştirir. Mesih’in adını söylemese de bir peygamber gibi davranmaktadır. ani değişim Gazzeliler’in de dikkatlerinden kaçmaz. Gazzeli Nathan’ın bu durumundan Kahire’ye gelen bir mektupla haberdar olan Sabetay Sevi hemen Gazze’ye gitti. Amacı daha önce Mısır’a giderken geçtiği Gazze’de ona uğrayıp, saygısını sunmadığı için af dilemekti. İlk karşılaşmalarında Nathan’ın kendisine “Mesih” diye hitap etmesi karşısında Sabetay, “O bendeydi ama gönderdim” yanıtını verdi. Mayıs ayında Nathan kıyamet günü üzerine yazılmış bir elyazması kitapta ilginç bir bölüm bulduğunu açıkladı. Bu bölümde 1200′lü yıllarda yaşamış Abraham adlı bir hahamın Sabetay Sevi’nin Mesih olduğunu bildiren bir kehaneti açıkladığını söyledi. Nathan ile Sabetay ilişkisi giderek gelişiyordu. Tam bu esnada Sabetay Sevi hastalandı. Hastalık oldukça ağır bir şekilde seyrederken Nathan aniden odanın ortasına fırlayarak kendinden geçmiş
gibi dans etmeye başladı. Üzerindeki giysileri çıkaran Nathan ansızın yere kapaklanarak hareketsiz kaldı. Öyle ki hahamlardan biri nabzını kontrol ederek Nathan’ın ölmüş olduğunu açıkladı. Üzeri örtülen ve öldü sanılan Gazzeli Nathan bir süre sonra kendine geldi. Etrafındakiler ondan bir açıklama istediler. Nathan da yanıt olarak, ‘Sabetay Sevi’nin Mesih ve İsrail’in kralı olduğunu’ söyledi.
TANRI’NIN KUTSADIĞI MESİH
Tam o anda da Sabetay hasta yatağından birden ayağa kalktı. Birkaç gün sonra da Sabetay, Nathan ve başka hahamlarla dua ederken, “Yakup’un Tanrısı’nın kutsadığı Mesih” olduğunu açıkladı. Sabetay’ı hemen sinegogda yüksek bir yere oturttular. Takvimler 31 Mayıs 1665′i gösteriyordu. Sabetay’ın kendisiyse bu tarihi, 17 Temmuz 1665 olarak belirtiyor.
Onlar bizi bulurlar
İsmi gizli bir Sabetaycı, konu hakkında yüksek lisans yapan Yurddaş’a kendilerini anlattı: Dedem çocukken bana “Biz farklıyız. Farkı yalnız biz kendimiz anlarız” dedi. “Biz”den olan diğerlerini nasıl anlayacağımızı sorunca “Onlar bizi bulur” dedi.
Onlar bizi bulurlar, sen hiç kimseyle konuşma
Yüksek lisans öğrencisi Aslı Yurddaş’a konuşan bir Sabetaycı, dedesine “Bizim gibileri nasıl tanırız?” diye sorunca şu cevabı almış: “Onlar seni bulur…”.
Bugüne kadar Sabetaycılarla ilgili yazılar hep “dışarıdan” kaleme alınmış, kimse onlarla yüz yüze konuşma yapamamıştı. Bunu tek başaran ise Bilgi Üniversitesi’nde yüksek lisans yapan Aslı Yurddaş oldu. Yurddaş “Meşru Vatandaşlık, Gayrı Meşru Kimlik, Türkiye’de Sabetaycılık” adlı yüksek lisans tezinde, topluluktan dört kişiyle yüz yüze yaptığı görüşmelere yer verdi. Yurddaş, tezinde isimlerini gizli tutarak görüşmesini aktardığı Sabetaycılardan biri olan ‘Bay Y’ için şunları yazıyor: Orta yaşlarda, evli ve iki çocuk sahibi olan Bay Y Selanikli. Anne baba tarafından dedeleri mübadele sırasında 1917 ve 1924 tarihlerinde Selanik’ten İstanbul’a gelmişler. Bay Y’nin annesi ve babası 1953 yılında tanışıp 1955′de evleniyorlar. Anne tarafı Selanikli. “Babam anneme düşmüş” diye tanımlıyor Bay Y bu evliliği. O zamanlar cemaat içinde evliliklerin bu şekilde yapıldığını, gençlerin birbirlerine ‘düştüğünü’ söylüyor.
‘KAVGA BİZDE GÜNAH’
Farklı bir kimliği olduğunu çocuk yaşta fark eden Bay Y buna ilişkin şöyle konuşuyor: “Bir eve girdiğin zaman farklı bir koku vardı. Musevi evleri aşağı yukarı aynı kokar. Bizim aile yapımızdaki evlerin kokusu bile farklıdır. Öyle abuk sabuk şeyler konuşulmaz. Hiç kavga edilmez çünkü kavga etmek günahtır bizde. ‘Kavga ortamında Sehina kaçar’ derler. Sehina’nın adrenalinle bağlantısı var. Onun için adrenalini ortaya çıkaracak yapıları üretmemek gerekir. Hep bir neşeli hal… Komşuda adam karısına bağırırdı, biz hayret ederdik. Çok garip gelirdi. Bir kocanın karısına bağırması hoş karşılanmaz. Bu yüzden bizim evde karı-koca arasında hiç bağırış çağırış yapılmaz.” Bu farklı kimliğin Bay Y’ye açıklanması ise 7 yaşlarındayken dedesi tarafından oluyor. Dedesi Bay Y’ye onlardan farklı olduğunu söylüyor. Bay Y bu olayı da şöyleSabetaycılar hakkında tez hazırlayan Aslı Yurddaş.anlatıyor: “Nereden anlaşılır bu fark dediğimde ‘Onu bir tek bizler biliriz’ demişti. Başkalarını nasıl anlarız diye sorunca da ‘Onlar sana bildirir, bunu da çok konuşma, kimseyle paylaşma’ dedi. Ortaokula kadar bu nedenle içine kapanık olarak büyüdüm.” Sabetaycılığın Karakaşlar koluna mensup olan Bay Y, dışarıdan kimseyle evlendirilmeyen gençlerin topluluğun gençlerle özel bir lokalinde tanıştığını ifade ediyor. Aile büyüklerinden birinin kendine ait bir evi lokal şeklinde düzenleyerek oluşturduğu bu mekanda kütüphane, çay kahve, tost yapılabilecek bir bölüm, film makineleri, teyp ve pikap gibi şeyler bulunuyor. Sadece gençler için düzenlenmiş bu mekanda gençlerin birbirleriyle tanışması, kaynaşması ve kültürel faaliyetlerde bulunması hedefleniyor. Bay Y de sevgili eşiyle daha 13 yaşındayken bu lokalde tanışıp çıkmaya başlamış. Dışarıda kız erkek ilişkileri çok kapalıyken, burada rahat olması lokale gitmek için ayrıca bir istek yaratıyor. Bay Y’nin ve eşinin daha sonra başka flörtleri de olmuş ama sonra yeniden biraraya gelmiş ve oldukça genç bir yaşta evlenmişler.
‘BABAM MÜSLÜMAN’
Bay Y’nin anlattıkları arasında dikkat çekici olan bir diğer nokta ise, babasını ‘hakiki bir Müslüman’ olarak tanımlaması. Bay Y babasının Müslümanlık’la ilişkisinin nasıl geliştiğini şöyle aktarıyor: “Babam dinle lise çağlarındayken ilgilenmeye başlamış. Felsefeye çok merakı varmış. Bunun ardından mevleviliği öğrenmeye ve ney çalmaya başlamış. Zaten bir arayışın içine girince, insan elini uzattığında bir tutan oluyor. Ondan sonra babam belli tasavvuf çevrelerinin içine girmiş. Sonra bir Kadiri cemiyetiyle tanışmış ve Kadiri olmuş. Benim de o tip bir yapı içinde büyümüşlüğüm var. Ben 3-4 yaşlarındayken babamın gittiği şeyhi vardı. Ben de katılırdım toplantılara.”












